Ana içeriğe atla

'Hayatın Anlamı ve Amacı' ve Farklı kültürler üzerine

Elimde Alfred Adler’in 'Hayatın Anlamı ve Amacı' kitabı, abimden dönüyorum. Yine sanki hayatıma ışık tutacak bir yola çıkmışım gibi. Kültürel farklılıkların iş yapış biçimine etkisinden hayatın anlamı ve amacına doğru yol almak. Abimi her ziyaret edişim ufkuma, hayatıma, sorgularıma, bakış açıma bir minnet ekliyor. Biraz da buruğum elbette; onunla her temasım özlemimi derinleştiriyor.

Biz iki kardeşiz. Abimin hayatımdaki etkisi sandığımdan çok daha fazla. Bunu özellikle 30’lu yaşlarımda daha çok anlıyorum.

Yıl 2015. İlk yurt dışı seyahatimi, doktorasını yaptığı Edinburgh/İskoçya’ya, yanına yapmıştım. O zamanlar Aslı’ya doğru başlayacak bir yolculuklar serisinin fitilini ateşlediğimi bilmiyordum. İskoçya’da onunla geçirdiğim yaklaşık bir ayda o çalışırken benim kendi kendime keşfettiğim şehir, üniversiteden mezun olmadan önceki o kışım, hayatımda isteyeceğim “bahar”ın tanımını yapmıştı.

Daha önce cesaret edebileceğimi düşünmediğim şekilde, bambaşka kültürlerden insanlarla temas etmek, bilmeden rastgele bindiğim otobüsler, kendimle baş başa kalmanın verdiği haz… Sonrasında sırt çantam, cebimde biraz param olduğu sürece çıkacağım yolların ve belki de en önemlisi kendime duyduğum güvenin ilk adımıydı bu. Elbette abimin kendi alanında başarılı olarak böyle bir ülkede beş yıllık bir temas kurmuş olması, bana da kendimle temas edebileceğim bir kapı aralamıştı.

2015–2020 arasında çıktığım her yolculuğun bir anlamı vardı. Şimdi bu kitabı okurken, o seyahatlerin bende bıraktıklarını Adler’in anlattıklarıyla birlikte yeniden düşünmek, hepsini başka bir yerden anımsamama sebep oldu.

Yıl 2020. Abim Almanya’da, Jena’da çalışıyordu. Pandemiden çok kısa bir süre önce  maskelerin yeni yeni ortaya çıktığı zamanlar… Yine hayatıma dokunacak bir yolculuktu. Her seyahatin perspektifi farklıydı; bu yolculuk özellikle Nürnberg treni ve dönüş uçuşuyla, ilişkilere bakış açımı yeniden şekillendirecek bir Aslı’ya kapı aralamıştı. Şimdi dönüp baktığımda, iyi ki o yola çıkmışım diyorum.

Pandemi, benim için yıkmam gereken bazı şematik kalıpları görünür kıldı. Ailemle zor geçen süreçleri bir kenara koyarsam, Almanya dönüşü beni iki yıl boyunca dış dünyaya biraz daha kapatan ama içeride çoğaltan bir döneme soktu.

2021’in ilk yarısında, bana okul olmuş, iş hayatımı tanımlayan insanlardan ayrılarak bir iş değişikliği yapmam da aslında bu içe yolculuğun doğal bir sonucuydu. “İnsan kendi farkına varmalı” kısmı elbette doğru. Ancak hepimiz biliyoruz ki içimizdeki cevheri yalnızca kendi farkındalığımızla parlatamıyoruz. Ne yazık ki toplumun benimsediği, değer addettiği şeylerin çemberindeysek; fark edilmek, oyunda kalmak özellikle Türkiye’de  çok daha mümkün oluyor.

Diğer kültürlerle birebir çalışmadım (Japon ve Fransızlar hariç) fakat abim sayesinde İskoç, Alman ve İsviçreli bakış açılarını dinleme fırsatım oldu. Kültürel olarak bazı kavramları gerçekten çok farklı tanımlıyoruz.

Bilgi, saygı, liyakat, çalışmak… Bu kavramların hayatın merkezinde olduğu düzenleri gördükçe, abimin buralara gelmek için ne kadar çok çalıştığını ve hala çalıştığını görüyorum. Onun adına mutlu oluyor, gurur duyuyorum. Çünkü iş hayatı bu kavramlar etrafında şekillendiğinde, benim gözümde “ideal dünya”ya daha çok yaklaşılıyor. Reklamsız da bir şeylerin mümkün olabildiğini hissettiren kültürler belki de reklama ihtiyaç duymayan bana daha anlamlı geliyor.

Gelelim bugüne. Yıl 2026. İsviçre ve abime dördüncü ziyaretim. Kısa ama tadı damağımda kalan bu seyahatte, heybeme yine Hayatın Anlamı ve Amacı ekseninde düşünceler koyarak dönüyorum.

Örneğin İsviçre’de “kalite” kavramı bağırmıyor. Ne insanların üzerindeki ürünlerde, ne yüzlerinde, ne evlerinde, ne yediklerinde, ne de konuşurken kullandıkları kelimelerde… Bunu tamamen turistik deneyimlerime dayanarak söylüyorum. Abim burada ürünlerde “bio” kavramının özellikle yazılmadığını söylediğinde, aslında temiz içerik ve doğallığın zaten hayatın olağan bir parçası olduğunu kavrıyorum.

Bir ülkede kalite; bir yerde yazmak, altını çizmek ya da sürekli vurgulamak zorunda kalmadan markalaşabiliyor. Sadece o ülkenin bayrağını görüyorsunuz ve diyorsunuz; bu kaliteli. Yine 'Sessiz lüks' kavramını, kuzey ülkelerinde olduğu gibi, burada da iliklerime kadar hissediyorum.

Diyeceksiniz ki: “Aslıhan, her şey biraz ekonomik.” Elbette ekonomik sebepleri var. Ama kültürel olarak bizde işimizin, giydiklerimizin, düşüncelerimizin, yediklerimizin, sunduklarımızın ve söylediklerimizin reklama ihtiyacı olduğu algısı; temas ettikçe bana toplumsal bir çürümeyi de düşündürüyor.

Hâlâ birçok iş yerinde “çok konuşanın çok iş yaptığı” yanılgısı devam ediyor. Oysa işi kaliteli yapmanın, bunu sürekli anlatmakla ya da pazarlamakla doğrudan bir ilgisi yok gibi.

Abim öğretmenlerin kazancını anlattığında ise, toplumun mesleklere bakış açısının ve insana verdiği değerin, hayat kalitesi üzerindeki etkisini yeniden düşündüm. Ekonomiyi konuşmamız gereken mesleklerin başında eğitim geliyor. Çünkü eğitim hak ettiği değeri gördüğünde, yetişmiş iş gücü de doğal olarak daha nitelikli hale geliyor.

Bizdeki “sesli lüks” — bak ben erişiyorum, sen erişemiyorsun; bak benim var, senin yok; bak ben patronum, sen çalışansın — bu seslerin güç ve statü göstergesi olarak yükselmesi; iyiyi, doğruyu sindiren bir hale dönüşüyor. Bana 1984 – George Orwell distopyasını anımsatıyor.

Elbette her şey biraz ekonomik, belki biraz da sınıfsal. Ama insan sormadan edemiyor: Biz ne zaman “bilenin”, “hak edenin”, “işini doğru ve iyi yapanın”, “adaletli olanın” ve “çalışanın” öne çıktığı evreleri yaşayacağız? Kim bilir belki de 2026, tam olarak bunları sorgulamak ve güzelleştirmek içindir. İçinde bulunduğunuz organizasyonlarda birey olarak bu bilinçte olursanız ütopyalar ve hayaller gerçeğe dönüşür✨

Ben Alfred Adler’e ve uçuşa devam ediyorum. 😊

Hayatımdaki varlığın için teşekkürler abi. Seninle temasım, iyi insanların varlığına olan inancımı hep yeşertiyor. Dilerim bir gün benim de arkamdan “iyi ve doğru” denilebilecek bir yolum, bir mertebem olur. 🌸

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hâlâ Öğreniyorum🌿

Herkesin öğrenme motivasyonu elbette farklıdır.  Kimi için bu motivasyon içsel bir keşif süreci, kimi için dışsal beklentiler ya da sosyal bağlardır. Bazıları yalnızca merak ettiği için öğrenir, bazıları bir amaç uğruna... Benim içinse bu tek bir kategoriyle sınırlanamayacak kadar çok katmanlı. Ama galiba en baskın olanı “anlam arayışı” - içten gelen, derin bir keşfetme isteği. Bazen annemin göbek bağımı üniversiteye gömdüğünden şüphe ederim. :) Yeni şeyler öğrenmeye, yeni şeyler denemeye olan merakım; yaş aldıkça azalmadı, aksine arttı. Yaşla birebir paralel ilerlemeyen bu yolculukta eminim benden çok daha meraklı, iştahlı olanlarınız da var. Derinleşmeyi savunup, tek bir uzmanlık alanında ilerlemenin doğru olduğunu düşünenler de. Ben “herkesin doğrusu kendine” diyenlerdenim. Size bir reçete veremem; "doğru malzemeler şunlardır" diyemem, çünkü bana göre herkes biricik ve herkesin formülü de kendine özgü. Ama biliyorum ki, mesleğim gereği tanıdığım ve tanıştığım pek çok ge...

La Finestra Di Fronte(Karşı Pencere)

Türk-İtalyan senarist yönetmen olan Ferzan Özpetek’in 2003 yapımı bir filmi  Türk-İtalyan senarist yönetmen olan Ferzan Özpetek’in 2003 yapımı bir filmi La Finestra Di Fronte yani Türkçe adıyla Karşı Pencere. Benimde zaman zaman müzik çalarımda Gocce Di Memoria'nın çalmasıyla  aklıma gelir. Sezen Aksu’nun büyüleyici sesiyle başlayan film kapanışında ise Georgia’nın seslendirdiği çok başarılı bir şarkı Gocce Di Memoria’yı kazandırmıştı hayatlarımıza. En azından benim hayatıma.Tango sahnesinde Historia de un amor ise başka bir şaheserdi notaların dile gelmesinin hikayesiyle... Bu film, karşı pencereden aşka bakmayı anlatır. Giovanna karakteri ve yasak aşkı. Karşı çıkarız kabul etmeyiz. Ama aşktır ya da ilgisizliğin ilgi arayışıdır. Başrol oyuncusuna kızarız yaptığının yanlış olduğunu düşünerek. Filmi izledikçe de sanki biraz daha anlamaya başlarız onu. İlgi duyduğu komşusu ileyken bu kez de kendisine, evine, çocuklarına karşı pencereden bakması artık hikayeyi ba...

Farkındayım - farkındasın - farkında mıyız? ✨

Öncelikle bu yazıda yaklaşık 70 yazımda olduğu gibi yapay zeka desteği alınmamış %100 insan eseridir. Bu sebeple doğalı okuduğunuzu bilerek içerikten çok içimden dökülene odaklanabilirsiniz. Fizik tedavi de son haftamda akşam dönüşte 'Yazmalısın Aslı' ruhu ile yazının zihnimde beliren şarkısını ekliyorum. Kendisini çok severim. En son İstanbul konserinde dinleyebilmiş olmanın keyfiyle yazımın şarkısı onun olsun istedim. Özellikle nakarat;  "Cause everyone has a heart and every heart has a separate shadow.  Every shadow will crave to come clean" Yani çevirisiyle; “Çünkü herkesin bir kalbi vardır ve her kalbin ayrı bir gölgesi vardır. Her gölge de arınmayı arzulayacaktır.” Diyeceksiniz ki ne çağrıştırdı ki bu şarkı sana farkındalık konulu yazın için? Kalbin gölgesi, görmeyi engelleyen bölge gibi. Bakıp da göremediğimiz her şey gölgede kalıyor. O sırada yolda akşam dönerken gölgeme bakıyordum. Arındığımı ve farkındalığımın 30'lu yaşlarımda ne kadar arttığını düşünüp ...